yurt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yurt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2012 Cumartesi

23 - Boooo-ring





O berbat geceden sonra iyice yurda kapandım. Marv önce haklı olarak bir güzel kızdı, sonraysa yanımda olduğu hissini yitirmemem için şefkatli tavrına geri döndü. Sık sık telefon ediyor, mesaj atıyordu. Arada okula gidiyor, genelde odamda kendimi kitaplara ve internete teslim ediyordum. Aylar böyle geçti. Sıradan, huzursuz, sıkıcı... Arada Kocaeli'ne gidip Marv'da kalıyor, hasret gideriyordum. Arada o geliyor, İstanbul'da zaman geçiriyorduk. Maddiyatı zamanla toparladım. Aldığım borçları ödedim. Kendime yeniden yetmeye başladım. Odada da değişen bir şey yoktu. Bazen Şebnem'le laflıyorduk. Esra'yla nadiren muhabbet ediyorduk ama samimiyetine artık inanmadığımdan pozitif duygular beslemiyordum. Bir şekilde zaman geçiyordu, dümdüz, ezberlenmiş bir halde...




Victoria

8 Şubat 2012 Çarşamba

22 - I'm A Fuckin' Idiot Baby




Yurtta mutsuzdum. Hayatımdan mutsuzdum. Olup biten her şey çok yormuştu. Henüz 18 yaşında bir kız olarak, gerektiğinden fazla sıkıntıyla boğuşmuş gibi hissediyordum. Pelin ve Selin'in yediği bok rüyalarıma giriyordu hala. Güven duygum alt üst olmuştu. Marv sürekli arıyor, destek olmaya çalışıyordu ama berbat haldeydim. Hiçbir suçu olmamasına rağmen ona bile uzak davranıyordum. Tanıdığım herkes kötüymüş, herkes beklemediğim bir kazık ile bir darbe daha indirecekmiş gibi hissediyordum. Tek istediğim hiç tanımadığım birileri ile zaman geçirmek, sanki başka bir hayat yaşıyormuşum gibi biraz olsun uzaklaşmaktı.  



İnternette boş boş zaman geçirip beynim uyuşsun diye uğraşırken, tanımadığım biri selam verdi. Havadan sudan konuştuk. Sonra akşam tiyatroya gideceğini, fazla bileti olduğunu söyledi ve eşlik edip edemeyeceğimi sordu. Önce Marv'a danıştım. "Kafan dağılır belki, git istiyorsan sevgilim." cevabını alınca, onayladım. Oyun akşam saat on sularındaydı. Dönüşte yurda gelmem zordu, bir saatten uzun bir mesafe vardı ve yetişemezdim son giriş saatine asla. Evci formu doldurdum. Bir arkadaşı arayıp gece beni misafir etmesini rica ettim. Oyun çıkışı beni arabayla alacak, evine götürecekti. Ertesi sabah da yurda dönecektim. Her şey planlanmış gibiydi. Biraz iyi hissettirdi. Akşam saat gelince hazırlanmaya başladım. Kendimi güzel, bakımlı bir halde görmek bana iyi gelirdi. Güzel sade bir elbise, siyah eyeliner, kırmızı rugan topuklu çizmeler. Yeterliydi.

Çocukla buluştuk. Oyun başlayana kadar biraz muhabbet ettik. Sıkıcı bir tipti. Kendini yüceltip duruyordu ve alttan alttan yavşaması çok sıkıcıydı. Oyun bittiğinde evine davet etti. Tek istediğim uzaklaşmasıydı. Arkadaşım hala gelmemişti. Ona birazdan beni buradan alacaklarını ve yanımda beklemesini istemediğimi söyledim. Bozuldu ve gitti. Arkadaşımı aradım nerede olduğunu sormak için. Açmadı. Sonra yine, sonra yine, sonra yine. Delirmek üzereydim. Gecenin köründe sokakta kalmıştım. Arkadaşım telefonunu açmıyordu. (Sonra öğrendim ki başka bir ilde yaşayan büyükannesi vefat etmiş ve apar topar oraya gitmişler, telefonu da evde kalmış... İşte bu derece şanslıyımdır.) Yurda dönemezdim. Teyzeme gittiğimi sanıyordu görevliler ve gecenin köründe "Selaaaam, ben geri geldim." dersem daha ilk haftalardan berbat bir izlenim olacaktı. Adamlar da saf değildi en nihayetinde.



Gidecek hiçbir yer düşünemiyordum. İlk senemdi. Arkadaşlarımın hepsi yurtta kalan öğrencilerdi. Evi olan, beni misafir edebilecek kimseyi aklıma getiremiyordum. En azından işlek bir yerde olmak adına Taksim'e geçtim. Yanımdan geçen tüm arabalar yavaşlayıp korna çalıyor, bir nevi taciz ediyordu. Ayaklarım şişmişti yüksek topuklar yüzünden. Fıttırmanın eşiğindeydim. Aklıma çok eski bir arkadaşımın bu sene İstanbul'a yerleştiği geldi. Anna, lise zamanlarından çok yakın arkadaşım, kan kardeşimdi. Ben üniversiteyi kazandığımdan beri hiç görüşmemiştik. İstanbuldaki evine hiç uğramamıştım bile. Ama beni ağırlardı, çok sevdiğini biliyordum. Saat gecenin onikisi olmuştu. Aradım. Uyumak üzereymiş. Sevgilisiyle küçük bir stüdyo dairede kalıyormuş ve sabahları erken işe gittiği için akşam erkenden uyuyormuş. Yolu tarif etti. Tünel tarafındaydı ev. Acele etmemi rica etti, gözleri kapanıyordu. Tarif ettiği sokağa doğru yürümeye başladım ama ayaklarım beni öldürüyordu. Bir kaplumbağa ile yarışa girsem, birinci olamayacağım barizdi. Yarım saatlik yolu belki bir saatte yürümem de beni o enfes finale ulaştırdı, Anna uykuyla verdiği savaşı kaybetmiş, sızmıştı.

İşte şimdi her şey harikaydı. Cebimdeki tüm para, beni bir hafta kadar yaşatacaktı ve o parayla bir bara girmek, bir otele gitmek sonum olurdu maddi açıdan. Gidecek yer opsiyonlarımı tüketmiştim. Sokakta kalmak ile tecavüze davetiye çıkarmak arasında çok bir fark yoktu. Kendimi bir mağazanın önüne attım. Ayaklarımı uzatıp oturdum yere. Bir sigara yaktım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Ağlamak en güzel seçenekti, kendimi tutmaya çalışarak birkaç sigara tükettim. 



- Merhaba. Oturmamda sakınca var mı?

Genç bir adam dikiliyordu kafamda. Sorduğu soru çok saçmaydı. Sokak benim değildi. İstediği yere oturabilirdi ve ciddi anlamda hiçbir şeyi umursamayacak haldeydim. Omuz silktim. Yanıma oturup bir sigara yaktı.



- Televizyon izler misin?
- Ahah, bu şekilde mi diyalog kurmaya çalışıyorsun. Cidden çok yaratıcı.
- Falanca dizinin senaryo ekibindeyim. Eğer izleyicimizsen fikrini almak için sormuştum...

Elindeki senaryo sayfalarını gösterdi. Ruh hastası gibi dizi senaryolarını eline alıp dolaşan bir adam değilse, doğru söylüyordu. Yanında bir de laptop çantası vardı. Giyimi normaldi. Zararlı bir tipe benzemiyordu.

- Hayır izlemiyorum.



Bir süre saçma sapan muhabbet kurma cabasıyla kendini paraladı. Finalde bazı şairlerden konu açtığında, muhabbete dahil olmaya başladığımı fark ettim. Boş bir adam değildi sanki, okuduğu belliydi. O şekilde, oturduğumuz yerde nereden baksan bir saat kadar muhabbet ettik. Yapacak daha iyi bir şeyim yoktu ve en azından o yanımda otururken sokaktan geçen rahatsız edici tipler sözlü de olsa tacize kalkışamıyordu.




Saat ilerliyordu. Marv'la en son konuştuğumda Anna'ya gidiyordum. Arayıp ulaşıp ulaşmadığımı soracaktı. Yalan söylemek istemiyordum ama durumu anlatsam da işler iyice kötü olacaktı. Uykum vardı. Kıçım uyuşmaya başlamıştı. Hala ne bok yiyeceğimi bilmiyordum.


- Geç oldu. Gideceğin yere bırakmamı ister misin?
- Hayır sağol.
- Bu saatte tek başına yürümen sakıncalı olabilir, güzel bir kızsın ve canın sıkılsın istemem. 



Suratına baktım. Flört çabası can sıkıcıydı ama o giderse işler iyice zorlaşacaktı.


- Ne tarafa gideceksin?
- Hiçbir tarafa.
- Nasıl yani?
- Bu gece gidecek bir yerim yok.
- E ne yapmayı düşünüyorsun?

- Düşünmüyorum.
- Evim yakın. Bana gelmek ister misin?
- Niye tanımadığım bir adamın evine gideyim?

- Sokakta kalmak daha mı mantıklı?


Sustum. Bilmemkaçıncı sigaramı yaktım. Birkaç dakika hiç konuşmadan oturduk.


- Geleceğim. Ancak muhabbet ederken elini dostça omzuma bile koyarsan, kalkar giderim. 
- İçin rahat olsun. İstersen uyumaz sabaha kadar muhabbet ederiz. İstersen içeri geçer kapını çeker yatarsın. Sadece sokakta kalmanı istemiyorum.
- İyi. Gidelim.

Yaptığımın salakça olduğunu biliyordum. Salağın teki olduğum gerçeğini kabullenmeyi sonraya bırakacaktım. Boşaltmaya çalıştığım bir beyin ve şiş ayaklarımla yürümeye başladık. Yakın olduğunu iddia ettiği ev hiç de yakın sayılmazdı. Ayaklarımın kanadığından şüphe ederek devam ettim. Berbat bir sokağa geldik. Zemin katı pavyona benzeyen bir apartmanın önünde durduk. İçeride konsomatrisler ve ürkütücü adamlar vardı.

- Apartman burası. 



Birkaç kat yukarı çıktık. Ev berbattı. Ayakkabılarımı çıkartıp içeri girdim. İçeriden berbat bir müzik sesi geliyordu. Ev arkadaşlarının eğlendiğini söyledi. Kapıları kapalıydı. 


- Bir şey içer misin?
 -Hayır. 



Ufacık bir mutfak vardı ve içerdiği tek şey eski bir kettle idi. Salonda, yani yaşadığı odada bir tek kişilik yatak, bir deste iskambil kağıdı, bir tabure ve bir sehpadan başka bir şey yoktu. Kartları alıp yatağa oturdum. Kartlarla oynarken çayını alıp salona döndü.


- Ne yaptığını sanıyorsun sen?!!
- Anlamadım?

- Bu evdesin ve oturmuş kartlarla ilgileniyorsun! Benimle ilgileneceksin! 


Kartları önümden aldı sertçe. Şok olduğum halde bozmamaya çalıştım. Marv arayıp duruyordu. Telefonu meşgule atarken bir şok daha geldi.

- Bırak o telefonu! Bana saygısızlık etme! Benimle ilgilen!

Ruh hastasının önde gidenine çatmıştım. Enfes. Telefonu sessize aldım. Nereye gideceğini merak ediyordum. Birden yumuşadı. 



- Bak setten fotoğraflar göstereyim sana. 


Laptopu açıp fotoğrafları göstermeye başladı. BKM bünyesinde çalıştığını iddia ediyordu. Böyle bir evde yaşaması normal değildi. Deli olduğunu düşünüyordum. Ama sessizce fotoğraf göstermesi en azından biraz olsun daha güvenliydi bana odaklandığı anlara göre. Fotoğraflar bitince karşıma geçip diz çöktü.

- Bugüne dek gördüğüm en güzel kadınsın. Seni gördüğüm saniyeden beri aşığım sana. Her şeyi yaparım senin için, yalvarırım benimle ilgilendiğini söyle.

Deli kelimesi sanırım yeterli değildi.


- Saçmalıyorsun. Ayağa kalkar mısın lütfen?


Kalkmadı. Onun yerine oturduğu yerden bana bir aşk şiiri okumaya başladı. Gülmemeliydim. Bağırmamalıyıdım. Olabildiğince düz davranmalıydım. Şiiri bitince bir süre yüzüme baktı. Sonra yine celallendi.


- Beni neden umursamıyorsun! Sana aşkımı anlatıyorum ve umurunda bile değil. Lanet olsun sana! 


Bu yaklaşık bir saat boyunca devam etti. Bir süre köpek gibi yalvarıyor, aşkından söz ediyor, sonra bir süre bağırıp çağırıp deliriyordu. Mutfağa gittiği bir ara telefonu sütyenimin içine sakladım. Delirdiği bir ara alıp ulaşamayacağım bir yere koymasından korkuyordum. Dışarıyla iletişim kurabileceğim tek şey oydu gerektiğinde. Arkadaşlarının da ne bok olduğu belli değildi. Nasıl birileri böyle bir herifle ev arkadaşı olurdu ki? Çığlık atsam yardım etmek yerine onlar da katılabilirdi bu hasta olaya. Mutfaktan döndüğünde sessizce oturuyordum. Yine ilgi için yalvarmaya başladı. Cevap vermeyi çoktan bırakmıştım. 


- Lanet olsun sana. Bıktım. Uyuyacağım. 


Kalkıp tabureye geçtim.


- Ne yaptığını sanıyorsun?
- Uyuman için yatağı sana bırakıyorum.
- Ben uyurken orada oturacak mısın?
- Bak. Bana dilersem sabaha kadar oturacağımızı söyledin. Sen yatıyorsan ben tek başıma sabahı beklerim. Ki zaten uyumaya kalksam içeri geçip yatabileceğimi iddia ettiğin o oda zaten yalan olduğuna göre, bu imkansız. 

- Saçma sapan konuşma. Gel yanıma yat.
- Delirdin iyice herhalde? 

- Gel dedim!

Sabrım tükenmişti. Ayağa kalkıp ceketimi aldım. Fırladı kolumdan tuttu.



- Dokunma ulan!
- Bu saatte nereye gittiğini sanıyorsun sen? Tecavüze mi uğramak istiyorsun?
- Seninle aynı yatağı paylaşmaktan daha saçma bir fikir değil.

- Otur oturduğun yerde. Döner kıçını uyursun. Gün aydınlanana kadar bırakamam seni o tehlikeli sokaklara. Sabah o kadar istiyorsan siktirir gidersin.
- Ruh hastasının tekisin.
- Hayır, sadece sana aşığım.



Delirmenin eşiğindeydim. Dışarı çıkmaya bir daha kalkarsam kolumu sıkmaktan fazlasını yapabilirdi. Lanet edip yatağa girdim. Kendimi duvara yapıştırıp kalas gibi uzandım.


- Seni seviyorum.
- Sus ve uyu.
 

Kolunu belime atmaya kalktığı gibi ittirdim.


- Ne yaptığını sanıyorsun sen? Bir daha dokunmaya kalkarsan çok kötü olacak!
- Neden benimle sevişmiyorsun....
- Ya deli misin nesin? Ne dediğini kulağın duyuyor mu? Cidden sorunun ne senin ya!

Ağlayarak bağırmaya başladı.


- Ruhsal problemlerim var tamam mı! İyileşmek istiyorum! Doktorum beni sağlıklı kılacak şeyin heyecan olduğunu söyledi! Heyecan neyde vardır? Yeni insanlarda ve karşı cinsle olan yakınlıkta! Senle hem yeni tanıştık, hem karşı cinssin, hem de sana aşığım ve sen bana hayır diyorsun! Ölene kadar bunun mutsuzluğuyla yaşayacağım senin yüzünden lanet kadın! Umarım ölürsün. Bunu bana nasıl yaparsın! Nasıl!

Cevap vermeden yatmaya devam ettim. Bir süre ağladı. Sonra aşk şiirleri, sonra küfürler, sonra sızdı. 



Uyumuş olması enfesti. Telefona baktım. Havanın aydınlanmasına çok az kalmıştı. Bir süre o uyurken kımıldamadan bekleyip, sonrasında kaçacaktım. Deli gibi uykum vardı. Sızmaktan korkuyordum. Üstelik çok çişim gelmişti ve düşününce çok komik olsa da o an artık acı veriyordu. Uyanık kalma savaşımda yenilmedim. Ama orada geçen her saniye bir asır gibiydi.Sabah ezanını duydum. Kaçma vakti. Tek kişilik bir yataktaydık, duvara yapışıktım. Onu uyandırmadan kalkmam gerekiyordu. Solucanların ilerlemek için yaptığına benzer bir hareketle kaya kaya indim yataktan. Horlaması kesildiği an nefesim de kesildi. Birkaç saniye sonra horlamaya devam etti, uyanmamıştı. Ceketimi ve çantamı koluma geçirdim. Çizmelerimi giymekle kaybedecek zaman yoktu. Elime aldım. Tek korkum kapının kilitli olmasıydı. Sessizce kapıya ilerledim. Kilitli değildi. Çok şükür kilitli değildi. Kendimi nasıl dışarı attım, o merdivenleri nasıl koştum anlatamam. Apartman kapısından koşarak çıkarken bir taksi tarafından ezilmenin eşiğine geldim. Şöför hızla frene bastı. Birkaç saniye aptal gibi kaldık ikimiz de.


- Abla taksi lazım mı?

Daha mantıklı bir soru olamazdı. Taksiye atladım. Çizmelerimi giyerken şöförün muhabbetini dinliyormuş gibi yapmakla bile uğraşmadım. Yurda vardığımızda, cebimdeki tüm parayı şöföre uzatırken sinirden gülüyordum sadece. Odaya çıktım. Boştu. Üzerimi değiştirip aynadaki suratıma baktım dakikalarca. Yanaklarım sırılsıklam, gözlerim gözlerimde dikildim dakikalarca. Uyuyacak ve bir süre olsun gerçeklikten kaçacaktım. Tek istediğim buydu...





...


Victoria

27 Ocak 2012 Cuma

19 - No More Home






Yurda çıkıp Hande'nin odasına daldım. Odada altı kişiydiler ve aram iyiydi kızların hepsiyle. Eşyalarımı toplamak için yardım rica ettim. Tahmin ettiğim gibi, oda bomboştu. Orospular evci çıkmışlardı tepkimden korkup. Kalıp savaşmak gibi bir gayem yoktu. Tek isteğim iğrenç insanlarla dolu bu yerden bir an önce kurtulmaktı. Eşya toplamak çok uzun sürdü. Oda çok büyüktü ve ben de delicesine kıyafet, kitap ve ıvır zıvırla doldurmuştum tüm alanımı aylardır. Saatlerce eşyaları katagorize ettik, katladık, valizlere, poşetlere, çantalara doldurduk. Bir dünya sigara, bir dünya küfür değdi dudaklarımıza. İşin komik kısmı, nereye gideceğime dair bir fikrim de yoktu. Tek bildiğim gidecek olduğumdu.


Yurdun sahibini aradım. Yaşlı, tatlı bir kadındı. Yurdun birkaç hafta önce bir şubesinin daha açıldığını biliyordum, okula da yakındı. Belki oraya geçebilirdim. Kadına üstünkörü bu yurttan ayrılmam gerektiğini, yeniden senet yapmadan buraya devam eder gibi diğer yurtta kalıp kalamayacağımı sordum. Cevap olumluydu.


En azından kalacak yer bulma sorunum olmadı diye kendimi avutarak yurttaki son gecemi yorganın altında uyuyarak geçirdim.

Ertesi gün çekeceğim çileye dair hiçbir fikrim yoktu...





...


Victoria

25 Ocak 2012 Çarşamba

16 - Sadness Finds a Home



Başta çok açık edemediler. Aklıma gelen tek mantıklı sebep, utanıyor olmalarıydı. Zira bir insanı durduk yere grubun dışına atmak tek kelimeyle orospu çocukluğuydu. Ama zamanla utanmaktan da vazgeçtiler sanırım ki, git gide daha da uzaklaştırıldım ve git gide daha da yakınlaştılar.

Hiçbir şey anlamıyordum. Pelin ve Selin durduk yere beni çemberin dışına itmişlerdi ve ortada hiçbir sebep yoktu. Süper iğrenç bir tikky çifte dönüştüler çok kısa bir süre içerisinde ve artık arkadaşları olmak bile istemediğimi anladım ben de zaten. Yine de aynı odada yaşarken, bu tip şeyler kolayca boşverilemiyor.

Çok kısa bir süre içinde selam sabah bile kesildi. Ardından da iş düşmanlığa yakın bir noktaya ilerledi, zira bana bakıp bir şeyler fısıldaştıklarını görmek için çaba sarf etmeye gerek yoktu. İlk birkaç gün sinirlendim çokça. Sonra sinirim yerini üzüntüye bıraktı. Rutinim bozulmuştu ve yaşadığım odada yalnızdım. Tek başına yaşamak keyifli bile olurdu aksine ama iki kişiyle aynı mekanda yalnız olmak insanı yıpratıyor.

Bir süre sabretmeye çalıştım ama ruhsal durumum kontrolden çıkmaya başlıyordu ufak ufak. Odada geçirdiğim zamanlarda mutlaka kulaklığımdan gelen müzik ile araya duvar çekiyordum. Uyumak için yatağa girdiğim anlarda ise istemsiz bir ağlama nöbeti...



Annem de durumu hissetmeye başlamıştı hiçbir şey söylemediğim halde. Bir gece saat üç sularında ağlarken ben telefonum çaldı. Annemin uyuyor olduğu saatlerdir normalde, o yüzden endişelenerek açtım. 


"Saatlerdir uyuyamıyorum. İçimde bir sıkıntı var ve yüzün gözümün önünden gitmiyor. İyi misin Vicy?"


Bir başka gün, okulda sigara içerken deli gibi kar yağmaya başladı. Çok hoşuma gitti, annemi aradım.

"Anne, çok güzel kar yağıyor!!"


"Ne güzel tatlım... Arkadaşlarınla aranda sorun var, değil mi?"

Anneler daima harika. Ve her şeyi hissedebiliyorlar cidden de. Üstü kapalı bir şekilde durumları anlattım sonunda. Ve kafamdaki, o yaşın da etkisiyle aldığım kararı:

"Ben okulu bırakıyorum, oraya döneceğim."

...


Victoria

15 Aralık 2011 Perşembe

1- Merhaba Marv



Kendimi bildim bileli hep grubun biraz dışında kalandım. Bunu "Ben eziktim, ben yalnızdım!" olarak algılamayın. Aksine, bazı şeylerim çok abartılı düzeydeydi, diğerlerine göre. Bu etrafımda çok insan olmasını engellemese de, bazı şeyleri sahte kılıyordu sadece. Saçımın renginden, özgürlüğümden ve istediğimi alma hakkımdan başka hiçbir şeyi önemsemeyen bir imajım vardı. İnsanların büyük bir kısmının benden nefret etmesini, duygusu nefret boyutunda olmayanların da en azından dedikodumu yapmasını sağlamaya yetiyordu bu.. Ancak bunun yanı sıra çok okuyan, başarılı, beyin sahibi ve enteresandır kullanmasını bilen biri olmam, sanırım biraz dengeliyordu. Tek sorun, erkekler konusunda asla ciddi olmayışımdı. Kimseye vurulmadım demiyorum. Ardından köpekler gibi ağladığım bir sürü delikanlı oldu, evet utanmıyorum, bildiğiniz köpekler gibi ağladım. Ancak bu hareketlerimi değiştirmiyordu. Sadakat kelimesinden bihaber, sadece kendi keyfinde, bencil kadının tekiydim aşk mevzularında. Ve asla değişmeyeceğime dair sonsuz bir inancım vardı, içten içe bazen endişelenmemi sağlasa da.

Yurda yerleştiğimde, unutmaya çalıştığım biri vardı. Yaşadığım şehirden kurtulduğuma memnundum ve tek arzum bir an önce yeni düzene alışabilmekti. Odada üç kızdık. Selin, Pelin ve ben. Selin sarışın, son derece içine kapanık görünen ama eğlenceli bir kızdı. Pelin ise tam anlamıyla tikky diye tabir ettiğimiz kızlardandı. Son derece güzel olmasına rağmen daha da güzel olmak için 999 ayrı ürün kullanan kızlardan. Bense o yaşımı ufak bir gothic bebek olarak geçiriyordum. Birbirimizden çok farklı görünmemize rağmen, yanyanayken çok eğleniyorduk. Eh, sürekli yanyana olmamız da işleri kolaylaştırıyordu diyebilirim.



İlk haftalar okul, dersler, İstanbul'daki eski arkadaşlarla buluşmalar, kızlarla sabahlamalar ve internet ile geçti. Alışması zor bir rutin değildi, zevkli olduğu bile söylenebilir. İnternette çokça zaman geçirdiğim bir yabancı forum vardı. Türklerin de aktif olduğu forumlardan. Sürekli geyik yapan kendince bir grup oluşturmuştuk forum içerisinde. Gün içinde gelen 888 adet iltifat - tanışma talebi tarzı mesajlar da sanırım egomu kuvvetlendiriyordu ve şikayetçi değildim. Tüm bunlar benim için oldukça keyifli zaman öldürme ritüelleriydi. Derken bir gün çok sıkıldığım bir ara, bir mesaj geldi. Bir tanışma çabası olduğu belliydi ama çok sevimli, komik bir dille yazılmış bir mesajdı. Aylak zamanımda olduğumdan olsa gerek, cevapladım. Derken muhabbet uzadı, uzadı, uzadı, uzadı. Msn'e taşındı, orada da devam etti. Sabahın ilk ışıklarında yatağa yollanırken okula birkaç saatlik uykuyla gideceğim için pişman değildim.

Adına Marv diyeceğim. Benden üç yaş büyüktü. Çok eğlenceli bir adamdı. Ayrı şehirlerdeydik ama aramızdaki mesafe 2-3 saat kadar kısa bir süreydi. Konuşmalarımız her günümüzün rutini haline geldi. Keyifli bir arkadaştı. Ve bana tutulmuştu, tüm kalbiyle.

Bense hala aynıydım. Aşkla meşkle bir alakası yoktu gözümde durumun. Zaten kalbimi yeni ezmişlerdi ve bana önem veren adamlara tutulmak gibi bir alışkanlığım hiçbir zaman olmamıştı. Sadece varlığı bana iyi geliyordu. O kadar.

Birkaç hafta sonra, İstanbul'a geleceğini söyledi. Görüşme planları yapıldı. Cumartesi günü yanımda olacağı için son derece heyecanlıydı. Cumartesi günü yanımda olacak olması, umurumda bile değildi. Uzağımdayken de gülüp eğleniyordum işte, ne önemi vardı ki?

Cumartesi sabahı telefonun sesine uyandım. Marv arıyordu. Gelmişti belli ki. Telefonu sessize alıp uyumaya devam ettim. Uyandığımda bir sürü cevapsız arama ve mesaj vardı. Hiçbirine cevap verme gereği duymadan kahvaltı edip kızlarla film izledim. Yapacak şeyler tükendiğinde - ki akşam çoktan olmuştu- Marv'ı aradım.

- Victoria?
- Selam! Uyumuşum çokça. Görmedim telefonu da sessizde kalmış. Naber bakalım?
- İyiyim, İstanbul'dayım..
- Tamam, bir saat sonra Taksim'de buluşalım.

Telefonu kapatıp duşa girdim. Gecikecek olmak umurumda değildi. Bekletmek, yapmamam gereken şeyler listemde bir numaralı madde olmamıştı hiçbir zaman.

Ve bekleyeceğine dair şüphem yoktu.




Victoria