taksi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
taksi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
8 Şubat 2012 Çarşamba
22 - I'm A Fuckin' Idiot Baby
Yurtta mutsuzdum. Hayatımdan mutsuzdum. Olup biten her şey çok yormuştu. Henüz 18 yaşında bir kız olarak, gerektiğinden fazla sıkıntıyla boğuşmuş gibi hissediyordum. Pelin ve Selin'in yediği bok rüyalarıma giriyordu hala. Güven duygum alt üst olmuştu. Marv sürekli arıyor, destek olmaya çalışıyordu ama berbat haldeydim. Hiçbir suçu olmamasına rağmen ona bile uzak davranıyordum. Tanıdığım herkes kötüymüş, herkes beklemediğim bir kazık ile bir darbe daha indirecekmiş gibi hissediyordum. Tek istediğim hiç tanımadığım birileri ile zaman geçirmek, sanki başka bir hayat yaşıyormuşum gibi biraz olsun uzaklaşmaktı.
İnternette boş boş zaman geçirip beynim uyuşsun diye uğraşırken, tanımadığım biri selam verdi. Havadan sudan konuştuk. Sonra akşam tiyatroya gideceğini, fazla bileti olduğunu söyledi ve eşlik edip edemeyeceğimi sordu. Önce Marv'a danıştım. "Kafan dağılır belki, git istiyorsan sevgilim." cevabını alınca, onayladım. Oyun akşam saat on sularındaydı. Dönüşte yurda gelmem zordu, bir saatten uzun bir mesafe vardı ve yetişemezdim son giriş saatine asla. Evci formu doldurdum. Bir arkadaşı arayıp gece beni misafir etmesini rica ettim. Oyun çıkışı beni arabayla alacak, evine götürecekti. Ertesi sabah da yurda dönecektim. Her şey planlanmış gibiydi. Biraz iyi hissettirdi. Akşam saat gelince hazırlanmaya başladım. Kendimi güzel, bakımlı bir halde görmek bana iyi gelirdi. Güzel sade bir elbise, siyah eyeliner, kırmızı rugan topuklu çizmeler. Yeterliydi.
Çocukla buluştuk. Oyun başlayana kadar biraz muhabbet ettik. Sıkıcı bir tipti. Kendini yüceltip duruyordu ve alttan alttan yavşaması çok sıkıcıydı. Oyun bittiğinde evine davet etti. Tek istediğim uzaklaşmasıydı. Arkadaşım hala gelmemişti. Ona birazdan beni buradan alacaklarını ve yanımda beklemesini istemediğimi söyledim. Bozuldu ve gitti. Arkadaşımı aradım nerede olduğunu sormak için. Açmadı. Sonra yine, sonra yine, sonra yine. Delirmek üzereydim. Gecenin köründe sokakta kalmıştım. Arkadaşım telefonunu açmıyordu. (Sonra öğrendim ki başka bir ilde yaşayan büyükannesi vefat etmiş ve apar topar oraya gitmişler, telefonu da evde kalmış... İşte bu derece şanslıyımdır.) Yurda dönemezdim. Teyzeme gittiğimi sanıyordu görevliler ve gecenin köründe "Selaaaam, ben geri geldim." dersem daha ilk haftalardan berbat bir izlenim olacaktı. Adamlar da saf değildi en nihayetinde.
Gidecek hiçbir yer düşünemiyordum. İlk senemdi. Arkadaşlarımın hepsi yurtta kalan öğrencilerdi. Evi olan, beni misafir edebilecek kimseyi aklıma getiremiyordum. En azından işlek bir yerde olmak adına Taksim'e geçtim. Yanımdan geçen tüm arabalar yavaşlayıp korna çalıyor, bir nevi taciz ediyordu. Ayaklarım şişmişti yüksek topuklar yüzünden. Fıttırmanın eşiğindeydim. Aklıma çok eski bir arkadaşımın bu sene İstanbul'a yerleştiği geldi. Anna, lise zamanlarından çok yakın arkadaşım, kan kardeşimdi. Ben üniversiteyi kazandığımdan beri hiç görüşmemiştik. İstanbuldaki evine hiç uğramamıştım bile. Ama beni ağırlardı, çok sevdiğini biliyordum. Saat gecenin onikisi olmuştu. Aradım. Uyumak üzereymiş. Sevgilisiyle küçük bir stüdyo dairede kalıyormuş ve sabahları erken işe gittiği için akşam erkenden uyuyormuş. Yolu tarif etti. Tünel tarafındaydı ev. Acele etmemi rica etti, gözleri kapanıyordu. Tarif ettiği sokağa doğru yürümeye başladım ama ayaklarım beni öldürüyordu. Bir kaplumbağa ile yarışa girsem, birinci olamayacağım barizdi. Yarım saatlik yolu belki bir saatte yürümem de beni o enfes finale ulaştırdı, Anna uykuyla verdiği savaşı kaybetmiş, sızmıştı.
İşte şimdi her şey harikaydı. Cebimdeki tüm para, beni bir hafta kadar yaşatacaktı ve o parayla bir bara girmek, bir otele gitmek sonum olurdu maddi açıdan. Gidecek yer opsiyonlarımı tüketmiştim. Sokakta kalmak ile tecavüze davetiye çıkarmak arasında çok bir fark yoktu. Kendimi bir mağazanın önüne attım. Ayaklarımı uzatıp oturdum yere. Bir sigara yaktım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Ağlamak en güzel seçenekti, kendimi tutmaya çalışarak birkaç sigara tükettim.
- Merhaba. Oturmamda sakınca var mı?
Genç bir adam dikiliyordu kafamda. Sorduğu soru çok saçmaydı. Sokak benim değildi. İstediği yere oturabilirdi ve ciddi anlamda hiçbir şeyi umursamayacak haldeydim. Omuz silktim. Yanıma oturup bir sigara yaktı.
- Televizyon izler misin?
- Ahah, bu şekilde mi diyalog kurmaya çalışıyorsun. Cidden çok yaratıcı.
- Falanca dizinin senaryo ekibindeyim. Eğer izleyicimizsen fikrini almak için sormuştum...
Elindeki senaryo sayfalarını gösterdi. Ruh hastası gibi dizi senaryolarını eline alıp dolaşan bir adam değilse, doğru söylüyordu. Yanında bir de laptop çantası vardı. Giyimi normaldi. Zararlı bir tipe benzemiyordu.
- Hayır izlemiyorum.
Bir süre saçma sapan muhabbet kurma cabasıyla kendini paraladı. Finalde bazı şairlerden konu açtığında, muhabbete dahil olmaya başladığımı fark ettim. Boş bir adam değildi sanki, okuduğu belliydi. O şekilde, oturduğumuz yerde nereden baksan bir saat kadar muhabbet ettik. Yapacak daha iyi bir şeyim yoktu ve en azından o yanımda otururken sokaktan geçen rahatsız edici tipler sözlü de olsa tacize kalkışamıyordu.
Saat ilerliyordu. Marv'la en son konuştuğumda Anna'ya gidiyordum. Arayıp ulaşıp ulaşmadığımı soracaktı. Yalan söylemek istemiyordum ama durumu anlatsam da işler iyice kötü olacaktı. Uykum vardı. Kıçım uyuşmaya başlamıştı. Hala ne bok yiyeceğimi bilmiyordum.
- Geç oldu. Gideceğin yere bırakmamı ister misin?
- Hayır sağol.
- Bu saatte tek başına yürümen sakıncalı olabilir, güzel bir kızsın ve canın sıkılsın istemem.
Suratına baktım. Flört çabası can sıkıcıydı ama o giderse işler iyice zorlaşacaktı.
- Ne tarafa gideceksin?
- Hiçbir tarafa.
- Nasıl yani?
- Bu gece gidecek bir yerim yok.
- E ne yapmayı düşünüyorsun?
- Düşünmüyorum.
- Evim yakın. Bana gelmek ister misin?
- Niye tanımadığım bir adamın evine gideyim?
- Sokakta kalmak daha mı mantıklı?
Sustum. Bilmemkaçıncı sigaramı yaktım. Birkaç dakika hiç konuşmadan oturduk.
- Geleceğim. Ancak muhabbet ederken elini dostça omzuma bile koyarsan, kalkar giderim.
- İçin rahat olsun. İstersen uyumaz sabaha kadar muhabbet ederiz. İstersen içeri geçer kapını çeker yatarsın. Sadece sokakta kalmanı istemiyorum.
- İyi. Gidelim.
Yaptığımın salakça olduğunu biliyordum. Salağın teki olduğum gerçeğini kabullenmeyi sonraya bırakacaktım. Boşaltmaya çalıştığım bir beyin ve şiş ayaklarımla yürümeye başladık. Yakın olduğunu iddia ettiği ev hiç de yakın sayılmazdı. Ayaklarımın kanadığından şüphe ederek devam ettim. Berbat bir sokağa geldik. Zemin katı pavyona benzeyen bir apartmanın önünde durduk. İçeride konsomatrisler ve ürkütücü adamlar vardı.
- Apartman burası.
Birkaç kat yukarı çıktık. Ev berbattı. Ayakkabılarımı çıkartıp içeri girdim. İçeriden berbat bir müzik sesi geliyordu. Ev arkadaşlarının eğlendiğini söyledi. Kapıları kapalıydı.
- Bir şey içer misin?
-Hayır.
Ufacık bir mutfak vardı ve içerdiği tek şey eski bir kettle idi. Salonda, yani yaşadığı odada bir tek kişilik yatak, bir deste iskambil kağıdı, bir tabure ve bir sehpadan başka bir şey yoktu. Kartları alıp yatağa oturdum. Kartlarla oynarken çayını alıp salona döndü.
- Ne yaptığını sanıyorsun sen?!!
- Anlamadım?
- Bu evdesin ve oturmuş kartlarla ilgileniyorsun! Benimle ilgileneceksin!
Kartları önümden aldı sertçe. Şok olduğum halde bozmamaya çalıştım. Marv arayıp duruyordu. Telefonu meşgule atarken bir şok daha geldi.
- Bırak o telefonu! Bana saygısızlık etme! Benimle ilgilen!
Ruh hastasının önde gidenine çatmıştım. Enfes. Telefonu sessize aldım. Nereye gideceğini merak ediyordum. Birden yumuşadı.
- Bak setten fotoğraflar göstereyim sana.
Laptopu açıp fotoğrafları göstermeye başladı. BKM bünyesinde çalıştığını iddia ediyordu. Böyle bir evde yaşaması normal değildi. Deli olduğunu düşünüyordum. Ama sessizce fotoğraf göstermesi en azından biraz olsun daha güvenliydi bana odaklandığı anlara göre. Fotoğraflar bitince karşıma geçip diz çöktü.
- Bugüne dek gördüğüm en güzel kadınsın. Seni gördüğüm saniyeden beri aşığım sana. Her şeyi yaparım senin için, yalvarırım benimle ilgilendiğini söyle.
Deli kelimesi sanırım yeterli değildi.
- Saçmalıyorsun. Ayağa kalkar mısın lütfen?
Kalkmadı. Onun yerine oturduğu yerden bana bir aşk şiiri okumaya başladı. Gülmemeliydim. Bağırmamalıyıdım. Olabildiğince düz davranmalıydım. Şiiri bitince bir süre yüzüme baktı. Sonra yine celallendi.
- Beni neden umursamıyorsun! Sana aşkımı anlatıyorum ve umurunda bile değil. Lanet olsun sana!
Bu yaklaşık bir saat boyunca devam etti. Bir süre köpek gibi yalvarıyor, aşkından söz ediyor, sonra bir süre bağırıp çağırıp deliriyordu. Mutfağa gittiği bir ara telefonu sütyenimin içine sakladım. Delirdiği bir ara alıp ulaşamayacağım bir yere koymasından korkuyordum. Dışarıyla iletişim kurabileceğim tek şey oydu gerektiğinde. Arkadaşlarının da ne bok olduğu belli değildi. Nasıl birileri böyle bir herifle ev arkadaşı olurdu ki? Çığlık atsam yardım etmek yerine onlar da katılabilirdi bu hasta olaya. Mutfaktan döndüğünde sessizce oturuyordum. Yine ilgi için yalvarmaya başladı. Cevap vermeyi çoktan bırakmıştım.
- Lanet olsun sana. Bıktım. Uyuyacağım.
Kalkıp tabureye geçtim.
- Ne yaptığını sanıyorsun?
- Uyuman için yatağı sana bırakıyorum.
- Ben uyurken orada oturacak mısın?
- Bak. Bana dilersem sabaha kadar oturacağımızı söyledin. Sen yatıyorsan ben tek başıma sabahı beklerim. Ki zaten uyumaya kalksam içeri geçip yatabileceğimi iddia ettiğin o oda zaten yalan olduğuna göre, bu imkansız.
- Saçma sapan konuşma. Gel yanıma yat.
- Delirdin iyice herhalde?
- Gel dedim!
Sabrım tükenmişti. Ayağa kalkıp ceketimi aldım. Fırladı kolumdan tuttu.
- Dokunma ulan!
- Bu saatte nereye gittiğini sanıyorsun sen? Tecavüze mi uğramak istiyorsun?
- Seninle aynı yatağı paylaşmaktan daha saçma bir fikir değil.
- Otur oturduğun yerde. Döner kıçını uyursun. Gün aydınlanana kadar bırakamam seni o tehlikeli sokaklara. Sabah o kadar istiyorsan siktirir gidersin.
- Ruh hastasının tekisin.
- Hayır, sadece sana aşığım.
Delirmenin eşiğindeydim. Dışarı çıkmaya bir daha kalkarsam kolumu sıkmaktan fazlasını yapabilirdi. Lanet edip yatağa girdim. Kendimi duvara yapıştırıp kalas gibi uzandım.
- Seni seviyorum.
- Sus ve uyu.
Kolunu belime atmaya kalktığı gibi ittirdim.
- Ne yaptığını sanıyorsun sen? Bir daha dokunmaya kalkarsan çok kötü olacak!
- Neden benimle sevişmiyorsun....
- Ya deli misin nesin? Ne dediğini kulağın duyuyor mu? Cidden sorunun ne senin ya!
Ağlayarak bağırmaya başladı.
- Ruhsal problemlerim var tamam mı! İyileşmek istiyorum! Doktorum beni sağlıklı kılacak şeyin heyecan olduğunu söyledi! Heyecan neyde vardır? Yeni insanlarda ve karşı cinsle olan yakınlıkta! Senle hem yeni tanıştık, hem karşı cinssin, hem de sana aşığım ve sen bana hayır diyorsun! Ölene kadar bunun mutsuzluğuyla yaşayacağım senin yüzünden lanet kadın! Umarım ölürsün. Bunu bana nasıl yaparsın! Nasıl!
Cevap vermeden yatmaya devam ettim. Bir süre ağladı. Sonra aşk şiirleri, sonra küfürler, sonra sızdı.
Uyumuş olması enfesti. Telefona baktım. Havanın aydınlanmasına çok az kalmıştı. Bir süre o uyurken kımıldamadan bekleyip, sonrasında kaçacaktım. Deli gibi uykum vardı. Sızmaktan korkuyordum. Üstelik çok çişim gelmişti ve düşününce çok komik olsa da o an artık acı veriyordu. Uyanık kalma savaşımda yenilmedim. Ama orada geçen her saniye bir asır gibiydi.Sabah ezanını duydum. Kaçma vakti. Tek kişilik bir yataktaydık, duvara yapışıktım. Onu uyandırmadan kalkmam gerekiyordu. Solucanların ilerlemek için yaptığına benzer bir hareketle kaya kaya indim yataktan. Horlaması kesildiği an nefesim de kesildi. Birkaç saniye sonra horlamaya devam etti, uyanmamıştı. Ceketimi ve çantamı koluma geçirdim. Çizmelerimi giymekle kaybedecek zaman yoktu. Elime aldım. Tek korkum kapının kilitli olmasıydı. Sessizce kapıya ilerledim. Kilitli değildi. Çok şükür kilitli değildi. Kendimi nasıl dışarı attım, o merdivenleri nasıl koştum anlatamam. Apartman kapısından koşarak çıkarken bir taksi tarafından ezilmenin eşiğine geldim. Şöför hızla frene bastı. Birkaç saniye aptal gibi kaldık ikimiz de.
- Abla taksi lazım mı?
Daha mantıklı bir soru olamazdı. Taksiye atladım. Çizmelerimi giyerken şöförün muhabbetini dinliyormuş gibi yapmakla bile uğraşmadım. Yurda vardığımızda, cebimdeki tüm parayı şöföre uzatırken sinirden gülüyordum sadece. Odaya çıktım. Boştu. Üzerimi değiştirip aynadaki suratıma baktım dakikalarca. Yanaklarım sırılsıklam, gözlerim gözlerimde dikildim dakikalarca. Uyuyacak ve bir süre olsun gerçeklikten kaçacaktım. Tek istediğim buydu...
...
Victoria
31 Ocak 2012 Salı
20 - God, are you kidding me?
Ertesi gün Hande tarafından uyandırıldım. Önce okula uğrayıp ödev teslim etmemiz, sonrasında da yurdun yeni şubesine gidip oda seçmemiz gerekiyordu. Ayaküstü bir şeyler atıştırıp çıktık. Okulda hocayı bulmak için çokça ter döküp, işimiz bittiği gibi kendimizi yeni yurda attık. Eski yurtta bir zamanlar yurt görevliliği yapan Çilem Abla, bu yurtta müdür olarak işe başlamıştı. Kendisinden pek hoşlanmazdım ama bir sıkıntımız da yoktu. Yoklama almaya geldikçe genelde odamızdaki sigara dumanından ötürü laf sokmadan çıkmazdı ama bunu dert edecek de değildik.
- Çilem Abla merhaba. Hayriye Hanım haber vermiştir size, kaydımı buraya alacağız bugün. Kendisi onayladı ekstra bir işlem gerekmiyor. Odaları gezebilir miyim?
Aldığım tepki şaşırtıcıydı.
- Evet haber verdi Hayriye Hanım. Yalnız Victoria, ben pek hoşnut değilim bu fikirden.
- Anlamadım?
- Ben bu yurtta sana sigara içirir miyim sanıyorsun? Sabahlara kadar bilgisayar başında oturtur muyum seni? Hem uyuşturucu meselesini duydum ve açıkçası ben sana inanmıyorum. Yurda sürekli sarhoş gelen sen değil miydin sanki her gece?
Ağzım açık kaldım. İftira atmak kalp krizine sebep olsaydı ilk kelimesinde yere yığılırdı. İçkiyle aram yoktu bile, bırak yurda sarhoş dönmeyi. Nadiren Marv ile içerdim, o da Kocaeline gittikçe. Onun dışında dışarı çıktığımda barlarda genelde meyve suyu alırdım. Bira, rakı, votka, viski.. Hiçbirini içmiyordum ve yurda dönmeden bir kadeh şarap içtiğim gün sayısı aylardır beşi bile bulmazdı.
- Ben alkol bile kullanmıyorum? Ne sarhoş gelmesi?
- Ya bırak beni mi kandırıyorsun. Senin buraya kayıt olmanı engelleyemem ama sana burada huzur bırakmam Vicy. Anlıyor musun?
Hande beni savunmaya kalkıştı ama susmasını rica ettim.
- Çilem Abla, zaten sana çok da sıcak duygularım yoktu ama bugün kanıtladın ki insan bile değilmişsin. Sorunun ne bilmiyorum ama Tanrı cezanı verecektir bir gün. Yürü Hande, başka bir yer buluruz elbette.
Yurttan çıktık. Bir süre hızla yürüdük ve kendimi bir kaldırıma attım. Oturup bir sigara yaktım. Hande de eşlik etti.
- Şimdi ne yapacağız?
- Başka bir yurt bulmak zorundayız 3-4 saat içinde.
Sigaraları bitirip aramaya başladık. Dönem ortasında yurt bulmakla samanlıkta iğne bulmak arasında çok da bir fark yoktu. Yine de insan mecbur kalınca her şeyi deniyor. Avrupa yakasında okula ulaşımım saatler almayacak her yeri denedik. Kimisi normalin iki katı para istiyordu, kimisinde zaten yer yoktu. Sinirden ve hırstan dolan gözlerimle ve şişmiş ayaklarımızla inadına devam ettik. Saatler sonra, son gücümüzle bulduğumuz son yurda adım attık. Yurt otelden bozma bir yerdi. Oldukça eskiydi. Odalar çok ama çok küçüktü. Üç kişilik odalardan birinde bir kişilik yer vardı. Odaya girdik. Aylardır yaşadığım odanın dörtte biri kadar bir yer. Tek kişilik üç yatak. Ufacık birer masa. Kişi başı tek kapılı bir dolap. Tek bir tabure koyacak bile yer yok. Pekala. Tutuyorum.
Eski yurda geri döndük. Eşyaları taşımamız gerekiyordu. Artı kaydımı sildirmeliydim. Önce Hande'nin odasına çıkıp kızlarla bir sigara içtim. Annem ve babam sürekli arayıp gelişmeleri soruyordu. Babam Çilem denen kadını yurt sahibine bildirip ağzına sıçmak isterken annem işi iyice dramatikleştiriyordu ki zar zor ayakta dururken iyice zorlanıyordum. Müdürün odasına indik.
- Çilem Hanım diğer yurda geçişimi imkansız kıldı. Başka bir yere aldırıyorum kaydımı bugün. Dekontlarımı alabilir miyim?
- Yani Victoriacığım, öncelikle bu ayın ödemesini rica etmek zorundayım.
- Pardon? Bugün yeni ödeme sürecinin ilk günü. Yurtta kaldığım tek bir gün için tüm ayın parasını mı istiyorsunuz resmen benden?
- Üzgünüm vallahi prosedür ehe ehe.
- Keşke cidden üzgün olsanız.
Savaşmak istemiyordum. Tartışmak istemiyordum. Tek istediğim artık tüm bunlardan kurtulup saatlerce uyumaktı. Şiş ayaklarımla en yakın ATMye gidip para çektim.
- Buyrun. Bu ayın ödemesi. Artık lütfen dekontlarımı alabilir miyim?
- Yani şimdi elbette vereceğim diğer ayların kontratlarını ama, depozitonu unut.
- Şaka mı ben anlamıyorum ki artık.. Nedir?
- Yani şimdi dönem ortası gidiyorsun çocuğum ben senin yerine birini bulamam ki, depozitonu veremem o yüzden.
İşi artık tamamen adiliğe vuruyordu. Komik olan, yurda haftada en az bir gün müşteri çıkıyor, bizim odayı geziyor ama bizim bezdirişimizle tutmaktan vazgeçiyordu. Şu eski Türk filmlerindeki bakıcı kaçıran çocuk karakterler gibiydik. O odaya birini bulamayacağını iddia etmesi o kadar komikti ki. Ben istemsizce gülüyordum artık. Hande dudaklarını ısırıyordu. Tek istediğim gitmekti.
- Hiçbir şey demiyorum. Lütfen bir taksi çağırabilir misiniz en azından, gideceğim bir an önce.
- Ah be yavrum, hiç de taksi numarası yok bende ki.
Git gide daha da saçmalaşıyordu. Masasındaki bir tomar taksi kartını alıp uzattım.
- Aaa unutmuşum ben onları yahu! Dur arayayım ehe ehe. .... Alo, taksi isteyecektim ben xxx kız yurduna? Aa öyle mi tüh tamam.- Yağmur dolayısıyla durakta taksi kalmamış canım.
- Diğerlerini deneyin.
- Alo, taksi isteyecektim ben xxx kız yurduna. Aa kalmadı mı taksi durakta, peki teşekkürler.
Artık dayanamadım, kahkaha atmaya başladım. Hande telefonu müdürün elinden kaptığı gibi müdürün elindeki kartta yazan numarayı çevirdi.
- Merhaba xxx kız yurduna bir taksi gönderebilir misiniz? Tamamdır teşekkürler... Taksi geliyor Victoria hadi eşyalarını indirelim aşağıya.
Kızlar müdürün suratına küfür eden bakışlar atarak yukarı çıktı. Benimse artık başımı kaldıracak halim bile yoktu. Eşyaları indirdik. Zar zor taksiye sığdırdık. Başka bir taksiye de Hande ve başka bir odadan arkadaşımız olan Damla atlayıp geldiler benimle. Yeni odama eşyaları çıkarttık. Kızlar çoğunu yerleştirdiler. Ivır zıvır kısımları ben sonra hallederim dedim. Eski yurda beraber döndük. Son bir valiz vardı getirmem gereken. Kızlarla tek tek vedalaşıp valizimi aldım ve tramvay durağına doğru ilerledim. Yağmur yağıyordu. Taksiye verecek param kalmamıştı. Yeni yurdun müdürü ödemeyi birkaç hafta sonra yapmamı kabul etmişti. Sırılsıklamdım. Valizi taşımak için çok güçsüzdüm. Bütün tramvaylar dolu geliyordu. Kulaklıklarımı takıp kendimi müziğe ve yağmura bıraktım. O an ölsem, umurumda olmazdı. Genç bir delikanlı yanıma geldi. Söylediğini anlamadım, kulaklığı çıkarttım.
- Efendim?
- Ne dinliyorsun?
- Bunu mu sormak için geldin cidden? Bu gün koca bir kamera şakası olmalı.
- Neredeyse kırk dakikadır ıslanarak dikiliyoruz. Ters istikamete giden tramvaylar boş geçiyor. Onlardan birine binip, son duraktan rahatça dönebiliriz.
- Peki. Valizimi al.
- Bu ne güven böyle, ya çalarsam? :)
- Umurumda bile olmaz.
Tramvaya bindik. Bana bir gün bu ülkeye sosyalist rejimi getirebilirse eğer, Sultanahmet'i koca bir çorbacı yapacağını ve herkesin orada bedava çorba içeceğini filan anlatıyordu gülerek. Ayakta uyuyordum. İneceğim durağa yaklaşırken mail adresimi rica etti. Kalemini alıp elindeki Uykusuz'un üzerine o an uydurduğum bir mail adresini karaladım. İnip yeni yurduma doğru yürüdüm.
Şansıma ilk gece yeni oda arkadaşlarım yurtta yoktu. Üzerime kuru bir şeyler geçirip kendimi yatağa attım.
Gözlerimi kapadığım an, uykuya daldım.
...
Victoria
Etiketler:
Hande,
orospu çocukluğu,
taksi,
taşınmak,
tramvay,
yağmur,
yurt aramak,
yurt müdürü
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

