kız yurdu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kız yurdu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2012 Çarşamba

13 - Just Like A Babysitter



Selin gittikten sonra Pelin'e yataktan asla kalkmamasını tembih edip kendimi dışarı attım. Eczaneye girip çürük kremi, ağrı kesici, ertesi gün hapı vb. aldım. Marv ile telefonda konuşup olan biteni anlatarak yurda döndüm. Odaya girdim ve o saçma filmlerdeki gibi, telefon elimden düştü.

Pelin yerde hareketsiz yatıyordu.

Sarstım, kucakladım, zar zor gözlerini açtı ve yine ağlamaya başladı. Tüm gücümle yatağına sürükledim ve yatırdım. Kemalettin'i aradığını, konuşurken yataktan kalktığını ve Kemalettin'in ona kötü şeyler söylediğini anlatırken nefesi kesildi. Anlaşılan konuşma esnasında bünyesi iflas etmişti ve bayılıp kalmıştı oracıkta. Kafasını çarpmamış olması mucizeydi ancak sorunumuz bitmek bilmiyordu. Nefes alamamaya başladığında elim ayağıma dolaştı. Sağlam kalan gözü kocaman açık bir şekilde bana bakıyor ve çırpınıyordu. Yardım istemeyi düşündüm ama bu son çareydi. Elimden geldiğince sakinleştirmeye çalıştım.

"Hadi Pelin. Nefes alıp vermen lazım. Bak, hadi beraber yapalım. Yavaşça nefes ver. Tamam, çok güzel. Şimdi nefes alalım güzelce. Aferin Pelin! Çok güzel. Hadi, bir daha..."


İşe yaradı. İyice sakinleştiğinde ertesi gün hapını içirdim, çürüklerini kremledim ve uyuttum yeniden.

Adeta benim sorumluluğumda küçük, hasta bir kız çocuğu gibiydi ve bu haddinden fazla bir yüktü benim için.

Akşam mutfağa inip Pelin'in hasta olduğunu, yemeği odada yiyeceğini söyleyerek bir şeyler aldım. Kucağımda tepsi, bebek besler gibi doyurdum karnını odaya çıktığım gibi. Tüm bunlardan da zor olan ara ara patlayan Kemalettin krizleriydi ve telefonu ondan uzak tutmak ve ağlamasını durdurmak çok yorucu oluyordu. Bunun dışında tuvalete gitmesi gerektiğinde çok çaba sarf ediyordum. Tek gözünü saçlarıyla örtüp, koridoru kontrol edip, koluna girip olabildiğince hızla gidip geliyorduk.

Esas çabam şikayetçi olması yönündeydi. Saatlerce dil döktüm, darp raporu almaya ikna etmeye çalıştım ama ailesinin duymasından endişe ettiği için bunu şiddetle reddetti. Bir yerden sonra üstelemedim de, zaten sıkıntı başımdan aşkındı...

Bir diğer dert de, yoklama anlarıydı. Yurt görevlileri odaları gezip, tek tek kontrol ediyorlardı. Her geldiklerinde hepimizi gördüklerine emin oluyor ve biraz muhabbet ettikten sonra diğer odalara geçiyorlardı. Her yoklama seansında Pelin yorganı başına çekip yatıyor, biz de uyuduğunu söyleyip görevlilerin ilgisini çekecek başka konular açmaya çalışıyorduk. İlk günün altından tek başıma kalktıktan sonra Selin'in gelmesiyle yüküm biraz olsun hafifledi.

Tüm bu yaşananlar dandik senaryolu ucuz bir filmin sıkıcı sahneleri gibiydi...


Victoria

6 Ocak 2012 Cuma

12 - Her Nightmare




Telefon çaldı, çaldı, çaldı...

İkimiz de açmaya cesaret edemedik. Ne diyecektik ki? Belki cidden Pelin'i arkadaşlarıyla ders çalışıyor sanıyordu, belki Pelin'in ağlamasının onunla bir ilgisi vardı? Hiçbir bilgimiz olmadığı için telefon kesilene kadar bekledik. Yapılacak en mantıklı şey Pelin'i aramaktı. Telefonu kulağıma dayadım açmasını umarak, ama işler iyice rayından çıkmıştı:

Telefonu kapalıydı.



Selin'le odanın içinde dört dönmeye başladık. Kemalettin sürekli arıyordu. Pelin'in telefonu inatla kapalıydı. Burak'ın nerede oturduğuna dair hiçbir fikrimiz yoktu. Sabaha kadar durumun ne olduğuna dair senaryolar üreterek bolca sigara tükettik. Tek bir yatakta yamuk yumuk bir halde sızmışken, telefonum çaldı.

- Victoria, yurdun ilerisindeyim. Gelip beni alır mısın?

Sesi çok farklıydı. Ayağıma botlarımı geçirdiğim gibi kendimi dışarı attım. Şapkasının önünü burnuna kadar çekmişti. 



- Ne oldu? Neredeydin Pelin ulaşamadık aklımızı yitirdik!?
- Odaya çıkalım.

Koluma girdi. Ufak adımlarla yurda girdik. Odamıza çıkıp kapıyı kapattıktan sonra Pelin'in karşısına oturup anlatması için gözlerimizi ona diktik. Öne eğdiği başındaki şapkayı yavaşça çıkarttı, başını dikleştirip bize baktı.

Tek gözü mosmordu ve tamamen şişmişti.

Çok yavaş bir şekilde, korkmuş bir çocuk sesiyle anlatmaya başladı olanları.

Burak'ın evine gittiğinde ilk saatler çok güzel geçmiş. Uzun uzun muhabbet etmişler. Burak onu özlediğinden filan söz etmiş. Kahve içip flört etmişler ufak ufak. Saatler geçmiş, iyice yakınlaşmışlar. Sonra Pelin çaktırmadan (!) Kemalettin'in attığı bir mesaja cevap verirken Burak durumu fark etmiş.

Ve işler o noktada kıyamete dönmüş.

"Sen ne çeşit bir orospusun lan?! Manitan varken kendini siktirtmeye bi de buraya geliyorsun!" diye üzerine çullanmış Burak. Pelin ağlamış, yalvarmış. Yurda gitmek istediğini söylemiş. Burak "Bu saatte yurda seni almazlar, kocana mı gidiyorsun!?" dediğinde bizi aramış Pelin. Biz gelmesini söyledikten sonra "Bak, alırlarmış yurda. Kızlarla konuştum, n'olur izin ver!" diye yalvarmaya başlamış. Telefonda son arananlar kısmını açmış, bizi aradığına inansın diye ekranı ona doğru çevirmiş ve tam o sırada telefonu çalmaya başlamış. Kemalettin... Ekranda yanıp sönen "AŞKIM" yazısını gören Burak çıldırmış. Telefonu alıp fırlatmış duvara, o sebeple aradığımızda ulaşamamışız. Tekme tokat saldırmış Pelin'e. Yerde kıvranırken beline yediği tekmeleri anlatırken Pelin, ağzımız açık bir şekilde kalakaldık. Kızı eve kilitleyip kafasına göre işkence etmiş, hizmet ettirmiş. Bir ara sinirlenip bardak fırlatmış, sonra kırılanları toplatıp "İyi temizleyemediysen göreceksin gününü!" diye bardağın kırıldığı zeminde çıplak ayak yürütmüş.. Sabaha karşı soyup 5-6 kere tecavüz etmiş ve akabinde siktirip gitmesini söylemiş.

Bunları hıçkırıklar içinde, titreyerek, çok yabancı bir sesle anlattı. İşleri ele almak zorundaydık, yurtta kimse bunu duymamalıydı ve Pelin'i iyileştirmek zorundaydık. Kapıya "SINAVLAR SEBEBİYLE BİR SÜRE MİSAFİR KABUL ETMİYORUZ!" yazılı bir kağıt yapıştırdım. Selin Lasonil ararken, ben Pelin'i soymaya başladım. Manzarayı size anlatabilmem mümkün değil. Vücudundaki çürükler saymakla bitecek gibi değildi ve çok ağırdı. Beli, bacakları, sırtı, kolları.. Açamadığı tek gözü.. Çürüklerini kremledikten sonra pijamalarını giydirip bir ağrı kesici içirdik ve yatağına yatırdık. Selin'e dönüp ne yapacağımızı sordum ve Selin'den uzaklaşmamı sağlayan ilk hareketi o an gerçekleşti.

- Ya tatlım çok kötü durum farkındayım ama benimki ev ayarlamış arkadaşından, biliyorsun mekan bulamıyoruz pek sık. Benim oraya gitmem lazım ama bir şey gerekirse arayın tamam mı?



Bu şaka gibi açıklamadan sonra süslendi, püslendi, Pelin'i öpüp çıktı.

Bütün sorumluluk benim omuzlarımdaydı..



..

Victoria




2 Ocak 2012 Pazartesi

11 - Pelin And Her Big Mistake



Güne yatağıma gelen kahvaltı ve Marv'ın sevgi fışkıran gözleriyle başladım. Bütün gün muhabbet ettik, film izledik, eğlendik. Orada geçen her günüm - gecem, bana bir prensesmişim gibi hissettiriyordu. Gecenin köründe uykum kaçarsa "Uyan, sıkıldım." diyordum ve hiç itiraz etmeden uyanıp, elimi tutarak benimle dizi izliyordu. Ağzımdan çıkar her laf, gökten inmiş bir emir gibiydi sanki onun için. "Çok sıkıştım ve ayağa kalkmaya mecalim yok." diye söylenirken uykumdan uyanıp gecenin köründe, gözlerinden damlayan uykuya rağmen yataktan kalkıp beni kucaklayarak banyoya götürecek kadar sevimliydi. Her saniye daha da iyi anlıyordum ki Marv, dünyaya beni mutlu kılmak için gönderilmişti.


Birkaç enfes günden sonra İstanbul'a döndüm. Herkes benim için çok seviniyordu. Öyle ki, tüm bunlar benim değil onların başına gelmiş gibi mutlu oluyordu kızlar dinledikçe, gördükçe. Yaklaşan sınavlara rağmen güzeldik.

Biraz kızlara dönmemiz gerekirse, yurtta işler şu şekildeydi son günlerde:

Diğer odalardaki kızlar için bizim odamız yurdun kafesi gibiydi. Girmek istedikleri her aksiyon için önce bizim kapımızı çalıyorlardı. Hadi kızlar saunaya, hadi kızlar yemeğe, hadi kızlar fal gecesi yapalım... Gece geç saatlere kadar dolu oluyordu oda misafirlerimizle. Herkesin kendini en rahat hissettiği odaydı bizimkisi. Ki bunda, inadımızla bizim odayı yurtta sigara içilmesine tek izin verilen yer yapmış olmamızın da payı büyük. Özellikle yakın olduğum bir oda vardı ayrıca. Sınıf arkadaşım Hande'nin odası. Odadaki kızların hepsi çok sevimliydi. Sık sık kaçıyordum yanlarına. Sabahları Hande odama dalıp zorla uyandırıyordu okul günleri, beraber gidiyorduk. Haftasonları hava güzelse biraz eğer, yurdun terasında kahvaltı hazırlanıyordu kızlar tarafından. Ben horul horul uyurken Hande benim için de kahvaltı hazırlamış oluyordu. "Kahvaltı hazıııır!!" diye şakıyarak çıkartıyordu beni yataktan terasa koşturmak üzere. Mutluydum.

Selin artık tamamen mini eteklerle, seksi iç çamaşırlarıyla ve aktif cinsel hayatıyla ışıldıyordu. Aradığını bulmuş gibiydi hayatı adına ve mutluydu.

Pelin hala Kemalettin ile birlikteydi. Bir gece Çiçek Pasajında Pelin, Selin, Kemalettin ve ben beraber içtik.  Pelin "Kemoşum!" hitabını dilinden düşürmeden, yavru kediler gibi sırnaşıyordu ve Kemalettin Pelin bir şey anlatırken onu tamamen yok sayıp başka bir şey anlatmaya başlayabilecek kadar üstün görüyordu kendini ilişkide. Tüm bunları korkunç bulsam da Pelin eğer mutlu olacaksa metres gibi bir role sahip olan barbieyi oynayabilirdi ve benim için hiç sakıncası yoktu.

Ama...

Bir akşam Kemalettin ve Pelin enfes bir kavga ettiler. Pelin telefonu kapattığında gözlerinden ateş fışkırıyordu ve sinirden patlamanın eşiğindeydi. "Bana böyle davranmasının intikamını alacağım!" dedi en delikanlı ses tonuyla ve ekledi; "Burak'la yatacağım!"

Burak deneme günlerinde kahve içtiği adamlardan biriydi. Bize geçtiği özete göre çok sinirli, kendini engelleyemeyen, silah filan taşıyan hasta ruhlu bir tipti ve ikinci bir kahve seansı daha yaşamamışlardı. Aldığı bu kararın saçmalığını anlatmak için yırtındık ama Pelin'i engellemek imkansızdı. Burak'ı aradı ve ertesi gece Burak'ın evinde kahve içmek üzere sözleştiler.

...

Buluşma anına kadar kararından vazgeçirmeye çalıştık ama işe yaramadı. Güzel bedenini jartiyer çorapları, seksi bir korse ve enfes bir makyaj ile süsledikten sonra üzerine eşofman takımını geçirdi.

"Burak'ın yanına aklımda yatmak yokmuş gibi bir görüntüyle gideceğim ve gecenin sonuna kadar buna inanacak."

Plan nereden baksan mantıksızdı. Burak gibi bir adamla görüşmek boşuna alınmış koca bir riskten ibaretti. Üstelik Kemalettin ile hala beraberdiler ve bundan haberi olmayacaktı. Bu intikam, sadece bir sır olacak ve kendi içinde skoru eşitlemesini sağlayacaktı. Tüm bunlara rağmen Pelin, Kemoşuna arkadaşlarıyla ders çalışmaya gideceğini söyledi, bizleri öptü ve Burak'ın evine doğru yola çıktı.

Selin'le başbaşaydık odada. Bir süre bu konuda konuşup, sonra kendi halimize döndük. Saat 01.00 sularında telefonum çaldı. Arayan Pelin'di.

- Pelin?
- Victoria, bu saatte dönsem beni yurda alırlar mı?
- Oha, Pelin neredesin, neden ağlıyorsun?! N'oluyor?!
- Buraktayım şu an, geleceğim oraya, bir şekilde beni almak zorundalar saat kaç olursa olsun. Arayacağım sizi birazdan.
- Pelin, sakın telefonunu kapatma ve bir an önce buraya gel.

Telefon kapandı. Pelin'in cümlelerini anlamak çok zordu zira deli gibi ağlıyordu. Biz ne olduğunu anlamaya çalışırken telaşla, Selin'in telefonu çalmaya başladı.

Arayan Kemalettindi.


---

Victoria

26 Aralık 2011 Pazartesi

8 - Bir Yeni Mesajiniz Var!







Marv ile dolu dolu geçen iki günü detaylandırmadan tanımlayacağım, çok ama çok keyifliydi. Sabah yatağa getirdiği kahvaltılar, izlediğimiz filmler, bolca öpücük, bolca kahkaha.


Yurda döndüğümde bunları anı anına dinlemek için can atan bir kız grubuyla karşılaşmam şaşırtıcı değildi. Ben anlattıkça onlar çıldırdı keyiften. Marv ile sevgili olmak zorundaydım, bu adamı kaçıramazdım, heyetin kararı bu yöndeydi. "Bekleyelim görelim kızlar"dan başka bir savunma bulamadım. Bu onları bir süre oyalamaya, beni de düşünmeye yetecek zamanı sağlardı.


Bu esnada yurtta olup bitenler de enteresandı. Selin açıldıkça açılıyordu. Eski öğretmeniyle aktif bir seks hayatı vardı, bir yandan da çocukluk aşkıyla mesajlaşmaya başlamış, heyecandan etekleri zil çalarak dolanıyordu bütün gün. Bir kadın olarak özgürlüğünü eline almasının bu şekilde yaşamak anlamına gelmediğini anlatmak faydasız olacaktı. Kendi hayatı hakkında kendi kararlarını kendi versin istedim sanırım, ya da uğraşmaya değer görmedim, bilmiyorum. Eleştirilerimi kendime sakladım.


Pelin ise sayısız kahve seansından sonra kimle beraber olacağına karar vermişti. Kemalettin'e kapağı atmanın onu iyi bir yere taşıyacağına emindi. Adam bizden 8-10 yaş büyüktü. Çok zengindi. Evindeki her obje sipariş üzerine yapılmış, özel imalattı ve bunları anlatırken Pelin kendinden geçiyordu. Hayalindeki iş adamını bulmuştu. Ve bu Pelin'i alışık olmadığımız bir formatta izlememizin yolunu açtı. Yurtta erkek gibi oturup, delikanlı kız jargonuyla muhabbet eden, o çok eğlenceli kız telefonda "Kemooşuğğm" hitabını ve tüm cümlelerini bebek sesiyle dile getirdikçe aklımı yitirecek gibi hissediyordum. Yurtta Anadolu içen hatun, Marlboro alıyordu Kemalettin'le buluşacağı günler. Her şey hastalıklı bir dizi setinde gelişiyordu sanki, ben de "Herkesin kendi hayatı." kanununa sırtımı dayayarak arkadaşlığımı sürdürüyordum. Haftalar böyle geçti. Selin'in hızlı seks hayatı, Pelin'in abartılı Barbie bebek tavırları, Marv'la internette ve telefonda süren sohbetlerimiz ve yaklaşan sınavlar...


Hala sevgili olma konusuna çok yanaşmıyordum. Her şey güzeldi ve Marv'la aramdaki şeyin arkadaşlıktan farklı olacağı belliydi. Ama bir ilişki içine girmek nedense çok cazip gelmiyordu. Kapılarımı kimseye kapatmak istemiyordum sanırım. Ama acelem yoktu, zaman her şeyi belirleyecekti zaten. Kendimi zorlamanın ne anlamı vardı ki? Hayat fena ilerlemiyordu. Marv uzağımdayken de benim için yaşıyordu. Sabah uyanmam gereken saate alarmını kurup, beni arayarak güzel cümlelerle uyandırıyor, ağzımdan çıkan her şeyi hayat gayesi belirliyor, beğendiğimi duyduğu ne varsa alıp yurda gönderiyor, kısacası beni mutlu etmek için yapabileceği her şeyi yapıyordu. Kızlarla da zaman fena geçmiyordu. Eğer üçümüz de yurttaysak, bolca gülüyor, dedikoduyla, bakımla, filmlerle zamanımızı eğlenceli kılıyorduk. Hiçbir şey olmadığında da bolca kitabım, müziğim ve internetim vardı zaten. Zaman bir şekilde doluyordu.


Bir akşam, odada tek başıma zaman öldürürken Facebook'da bir yeni mesaj bildirimi gördüm. Kim olduğunu görmek için mesaj kutumu açtığımda, şaşkınlıktan birkaç saniye ekrana bakakaldım kımıldamadan.


Yıllardır dergilerde çizimlerini gördüğüm, sayfalarını kurcaladığım çizer B.B.'dandı mesaj.

"Sıkıcı bir akşam değil mi?"





***


Victoria

18 Aralık 2011 Pazar

3 - New Sisters



Marv'la görüşmüş olmak içimdeki duygularda bir değişiklik yaratmamıştı. O hala eğlenceli, zaman geçirilesi bir adamdı ve fazlasını istemiyordum. O ise bana her gün daha da bağlanıyor, daha da üzerime düşüyordu.

Hayat pek fena sayılmazdı. Okulun ilk senesi olduğundan dersler pek zorlamıyordu. Kaldığım yurt özel bir yurttu ve lüks olduğu söylenebilirdi. Kızlarla terasta kahvaltı edip, saatlerce kahve - sigara sefası yapıp, akşamları sauna ile şenlendiriyor, sonra odalarımızda bir süre daha muhabbet edip yataklarımıza yollanıyorduk. Benim günüm çoğundan daha geç bitiyordu. Herkes yattığında, laptopun başına geçiyordum.

Odamdaki kızlarla aram oldukça iyiydi. Pelin'in aşk maceralarını dinlemek çok eğlendiriyordu mesela beni. İlk tanıştığımız gün bir görüşülecekler listesi vardı ve adamların her biriyle tek tek kahve içmeye gidip sonra gözlemlerini bizimle paylaşarak sevgilisi olacak adamı belirleme yolunda kendince ilerliyordu. Selin ise ilk başlarda sergilediği biraz sakin, basık tutumu üzerinden attıkça bazı şaşırtıcı şeyleri keşfediyordum. Yıllardır beraber olduğu bir adam vardı ve adam ona hayvan gibi davranıyordu. Düz, kapalı kıyafetlerinin; ders dışında yurttan çıkmayışlarının sebebi oydu. Sevgilisi Mehmet'ten dolayı hayatı baskı altında geçiyordu hayır, bu rutinden mutlu değildi. Ama alışkanlık nasıl bir denizdir bilirsiniz. Denizden dışarı çıktığınızda sizi enfes bir plajın kucaklayacağını bilseniz de, vücudunuzun alıştığı ısıdan, suyun yumuşaklığından ayrılmak istemezsiniz bir süre. Su dalgalı da olsa, ısısı tatmin edici olmasa da, plaj tüm cazibesiyle beklese de sizi ve her şeyden öte, yüzmekten ölesiye yorulsanız da çıkmak istemezsiniz. Zira korkarsınız. Yeni bir düzen, risk demektir. Tanıdığınız karanlık, boğucu sular bile, riskli olandan daha cazip gelir.

Selin için işler bu kanuna uygun ilerliyordu. Oturup ağlamayı, yeni bir sayfa açmaya tercih ediyordu. Neredeyse her gün, saatlerce ona ne kadar güzel bir kadın olduğunu, zeki olduğunu, kimseye muhtaç olmadığını ve ona böyle davranabilen bir insanı hayatında tutmaması gerektiğini anlatıyor, korkularının yersiz olduğunu göstermeye çalışıyordum.

Bunun dışında muhabbet sık sık Marv'a geliyordu, zira kızlar nedense onunla olmam konusunda aşırı ısrarcıydılar. Bir sonraki görüşmemiz, bir konuşma arasında çiğköfteyi ne kadar çok sevdiğimi söylediğim Marv'ın oturup, öğrenip, elleriyle bana hazırladığı çiğköfteleri İstanbul'a getirmesi ile gerçekleşti. Ve tüm bunlar benim değil, kızların kalbini çalıyordu inatla. Arkadaşlık güzeldi, fazlasıyla işim yoktu.

Hem sırf bana aşık diye, birine aşık olamazdım durduk yere. Değil mi?

...

Victoria


16 Aralık 2011 Cuma

2 - Face to Face



Yurtta kalanlar bilir, kızlar arasında saçma bir ilişki vardır. Herkes herkesin her şeyine dahil olmaya çalışır. Hele ilk aylar, kalabalık bir ailenin onlarca kız çocuğundan biriymiş gibi hissedersiniz...

İşte bizde de işler böyleydi. 



Yurttaki hatunlar Marv'la aramda bir şey olmasını nedense çok istiyorlardı. Buluşma günü duştan çıktığımda hepsi birden üzerime atlayıp beni parfümlere, kremlere boğdu. Teki saçımı kafasına göre şekillendirirken birkaç tanesi ne giyeceğimi seçmeye çalışıyordu. Makyajımı yapıp beni biraz rahat bıraktıklarında, aynadaki kadın pek de benim tarzım değildi açıkçası.

Hayatta giymekten en nefret ettiğim renk olan sarı bir bluz ve sarı babetimsi ayakkabılar, siyah kot, siyah deri ceketim ve fönlü uzun saçlarım... Görüntüden hiç hoşlanmasam da, kızları kırmak istemedim. Ne de olsa Marv'ı etkilemek gibi bir çabam ve ihtiyacım yoktu.

Taksim'e gittim.

Beni gördüğünde gözlerinin aldığı parlaklığı görmeliydiniz. Dakikalarca sarıldı.

-Marv çok açım! Yabaniler gibi saldırabilirim herhangi bir yemeğe şu an. Hadi bir yere dalalım.

Burnumuzun beynimize hükmetmesine izin verdik ve ayaklarımız bir köfteciye doğru adım atmaya başladı. Karnımı doyururken biraz zorlandığımı itiraf etmem gerek zira beni güldürmek için her şeyi yapıyordu ve sanırım ağzından çıkan her şey fazlasıyla komikti.

Doyduktan sonra turladık İstiklal'de. Kiliseye dalıp birer mum yaktık. Benim dileklerim arasında Marv'ın adı geçmiyordu. Onunsa tek dileği olduğumdan emindim. Kiliseden ayrılıp yürümeye devam ettik. Tek sıkıntım babetlerin ayağımı mahfetmesiydi. Kolumdan tutup "Hadi gel!" diyerek 45'lik adlı mekana götürdü beni. Muhabbet orada da devam etti. Bir yandan birasını yudumlarken, diğer yandan acıyan ayaklarımı ovuyordu ve saatler hızla geçti.

Ben çok küçükken, her mutsuzluğumda, küskünlüğümde babam eve elma şekerleriyle gelirdi. Elma şekeri, bana karşı kullandıkları mutluluk veren sihirli değnekleriydi ailemin. Bu yüzden olsa gerek, daima en sevdiğim şeyler listesinde bulunur elma şekeri maddesi. Mekandan ayrıldığımızda Marv bir yere dalıp bana iki elma şekeri aldığında, gülümsememi engelleyemedim. Aramızdaki otuz santimlik boy farkını parmak uçlarımda yükselerek hafifletmeye çalışıp saçlarını sevdim keyifle.

İkimiz de çok keyifliydik ve bu harikaydı. Ara bir sokakta satılan oyuncakları gördüğümde onu da çekiştirerek koştum tezgaha doğru. Oyuncak bir kuzu gördüm, karnına basınca meelemeye başlayan ve tanrım, ciddi anlamda çok şirindi. Marv'a saçlarının hafif kıvırcık duruşundan ötürü kuzu diye hitap ettiğim ikimizin de aklına geldi ve gülmeye başladık. "Adını Marv koy" diyerek aldı kuzuyu bana. Tam o sırada gözüm dünya tatlısı bir kaplumbağaya takıldı. Gurur duymuyorum ama bencilin tekiydim o zamanlar ve "Marv, bu benim olmalı!" derken yüzümün kızardığını söyleyemem. "Sen nasıl istersen" dedi ve kaplumbağa da kucağımdaki kuzunun yanındaki yerini aldı. Beni otobüsüme bindirmeden önce dakikalarca kucakladı yine, yurda döndüğümde arayacağıma söz vererek vedalaştım.

Cebindeki son parayı kaplumbağaya verdiği için arkadaşının evine dek uzun bir mesafeyi yürümek zorunda kaldığını ve şehrine dönmek için arkadaşından borç alması gerektiğini çok sonraları öğrendim...

Victoria